Farklılığın Güzelliği

Balıkları seyretmek her zaman çok huzur verici gelmiştir bana. Suyun içinde ahenk içinde süzülüşleri ruhumu dinlendirir, sakinleştirir. Yine bir gün balıkları seyrederken, birbirlerine o kadar benzemelerine rağmen aslında ne kadar farklı olduklarını fark ettim. Hepsinin davranış şekilleri farklılıklar gösteriyordu, özellikle yem atıldığında bu farklılıklar daha da öne çıkıyordu.

Hepsinin yemi alış şekli, süresi, miktarı balığın özelliğine göre değişiyordu. Bazıları yemeğine yavaş yaklaşıp, yavaş yerken bazı afacanlar hızlıca aralardan giderek, diğer balıkların önündeki yemlere atlayarak, hızlıca yemeye bayılıyorlardı. Bazıları yemi aldıktan sonra hızlıca uzaklaşırken, bazıları olduğu yerde yeme iyice yanaşarak yemenin tadını çıkarıyordu. Bazıları gezinmeyi tercih ederek az ile yetinirken bazısı sürekli yem peşinde koşturuyor, sesli olan sessiz olan, kenarda duran ortada duran, kaynaşan kaynaşmayan, yaprak yiyen yapraktan kaçan, daha kısa daha uzun, ağzı daha büyük daha küçük, renkleri bambaşka bu tatlı balıklar tüm farklılıklarına rağmen ahenk içinde birbirleriyle yaşıyorlardı.

Aslında tüm bu farklılıklar, yaşamdaki tüm canlıların o özlerinde bulunan kendi bilgileri doğrultusunda ne kadar farklı olduklarını bir kez daha hatırlamamı sağladı. Benzer alışkanlıklar, kültür, eğitim içinde yetiştiriliyor olsak da hepimizi birbirimizden ayıran, farklı olmamızı sağlayan davranışlarımız, düşüncelerimiz mevcut ve bizi biz yapan en önemli özelliklerimiz oluyor. Tüm bu davranış kalıplarımız, karakterimiz özellikle ilk yıllarımızda önce ailemiz ile kurduğumuz bağın çeşidine sonra çevremizden gördüğümüz tepkilere göre gelişiyor, şekilleniyor.

Varoluşunun ilk anından başlayarak, “o sıradaki hali ile ve olduğu gibi” kabul edilip, ciddiye alınmak çocuğun doğuştan gelen en temel ihtiyacı oluyor. Aslında farklı olduğunu fark eden çocuk, bu farklılıklarının anlaşılmasına, kabul edilmesine en içten duygularıyla ihtiyaç duyuyor. Duyguları, duyumları, izlenimlerine doğduğu günden itibaren saygı ve hoşgörü ile yaklaşıldığı takdirde çocuklar güvenlik içinde olduğu ve tehlikelere karşı korunacağı duygusu ile büyüyor. Böylece ayrılma aşamasına geldiği zaman özellikle annesi ile kendi arasındaki simbiyotik ilişkiden vazgeçmeyi öğrenebiliyor ve özerkliğe doğru gerekli adımları atmaya başlayabiliyor. Çocuk; ancak, bu duygular içinde giderek daha fazla güven kazanabiliyor, kendini keşfedebiliyor. Fakat, böyle bir ortamda yetişme şansına sahip olmamış anne ve babalar, çocukluğundan ihtiyaç duyduğu “ciddiye alan ve anlayan bir varlığın” arayışında olduğundan, özünden uzaklaşmış bir şekilde gerçekten ne istediğini unutmuş ve kendi farklılıklarına değer vermeyen bir halde olabiliyorlar.

Yaptığımız çalışmalar sonrasında ebeveynler bu tür eskiye dayanan doyumsuz kalmış ve savunmalarla bilinç dışına itilmiş öykülerini, oluşmuş kalıplarını, inançlarını fark ederek, kendilerine yaklaştıkça çocuklarını da daha kolay kabul etmeye başlayabiliyorlar. Duygusal açıdan kendini güvenli hissettikçe, yargılarından uzaklaşan ebeveynler dışarıyla kıyaslama yerine önce kendi içlerine sonra çocukların farklılıklarına çok daha fazla saygı duymaya başlayabiliyorlar. Anda kalarak çocukların ihtiyaçlarını anlamaya, dinlemeye daha çok önem vermeye başladıkça, anlaşılmış olmanın verdiği huzurla çocuklar farklı düşüncelerini çok daha rahat ifade edebiliyor. Bu şekilde ebeveynlerin ve çocukların arasındaki bağ güçlendikçe, yaşanan çatışmalar daha rahat çözülebiliyor ve iki taraf içinde daha huzurlu anlar yaşayabilme fırsatı yakalanabiliyor.

Zaman içinde farkında olmaya çalışarak, yaptığım çalışmalar ile esnedikçe, Sarp’ın, oğlumun, benden farklı düşüncelerini çok daha rahat kabul edebildiğimi fark ediyorum. Her an yapabilmek çok kolay olmuyor ama bu niyet de kalmaya çalışmak bile beni yolda tutabiliyor. En son yaşadığımız bir olayda yine küçüklükten gelen doyumsuz bir yanımın, Sarp üzerindeki etkisini fark edebilme şansını yakaladım. Dans etmeyi oldum olası çok sevmişimdir ve küçüklüğümde baleye gitmeyi çok istememe rağmen o anki şartlar uygun olmadığı için devam edememiştim. Geçen ay çocuklara dans eğitimi veren keyifli bir yerle karşılaşınca, Sarp’ı da götürmeye niyetlendim, bir yerden başlasa ne güzel olur diye düşünüyordum. Evde de dansı çok sevdiğinden, bayılacak diye hayal ediyordum. Heyecanla gittik ve daha başlar başlamaz önce gözlemlemeyi tercih eden oğlumu anlayarak yandan izlemesini izledim. Yavaş yavaş dansın içine girmeye çalışsa da bir süre sonra sıkılarak etrafta dolanmaya başladı. Tüm annelerin niye çocuğa bir şey demiyor bakışları altında çocuğu serbest bırakabilmek kolay olmasa da tam 1 saat boyunca orada bu şekilde kaldık. Sonrasında Sarp’ın “ben zaten dans ediyorum buraya niye geleyim ki” demesi ile aslında doğal olan bir süreci bozmanın ve kendi isteğimden dolayı ona baskı kurmanın anlamsız olacağını düşünerek bir daha gitmemeye karar verdik. Sonrasında uzun zamandır istediğim street jazz dansına başlayarak kendi isteğim için adım atmanın mutluluğunu yaşadım.

Bu tabi ki sadece küçücük bir örnek… Bunun gibi birçok konuda çocuklarımıza farkında olmadan baskı kurabiliyoruz ve gerçekten ne istediklerini kaçırabiliyoruz. Bizim ihtiyaçlarımızdan çok aslında onların ihtiyaçlarını anlamaya çalışabilirsek, farklı ve iyi olan özelliklerine saygı duyarak gelişmelerine destek olabilirsek, ileride kendilerini neyin mutlu ettiğini çok daha rahat keşfedebilecekler. Farklılığın güzel olduğunu ve yaşamı anlamlı kıldığını anlayabilecekler. Yeni bir yıl bizi bekliyor, geçtiğimiz yıldan farklı neler yapabileceğimizi düşünerek, kendimizi daha çok kabul edebileceğimiz, farklılıklara saygı gösterebileceğimiz, huzur ve keyif dolu bir yıl diliyorum…

Sandra ŞARHON